Yazılar

İçinizdeki Şifa


Yaklaşık 2500 yıl önce Ege’den bir ses yükselmiş ve “ŞİFANIN KAYNAĞI, SİZİN KENDİ BEDENİNİZDİR” demiş. Bu sesin sahibi, modern tıbbın babası olarak bilinen Hipokrat’tır. Kadim uygarlıklarda insan içinde bulunduğu çevre ve doğa ile iç içe bir yaşam sürerken evrenle kesintisiz bir iletişim halinde olurdu.

Holistik terimi İngilizce ‘holistic’ sözcüğünden köken alır ve tam Türkçe karşılığı ‘bütüncül’dür. Yani insanın bütünsel olarak zihinsel, duygusal, ruhsal ve fiziksel yapılardan oluştuğu gerçeğinden yola çıkacak olursak, iyileşmenin de ancak bütüne yönelik müdahaleler ile olacağı çok açıktır. Eski çağlardan bu yana vâkıf olunan bu kavram modern tıp uygulayıcıları tarafından enteresan bir şekilde karalanmakta ve dışlanmaktadır. Bu ötekileştirme ve dışlama kampanyalarının ardında, hekimlerin bilginin yalnızca kendilerine öğretilen ya da dayatılan dogmalardan oluştuğunu düşünmeleri ve bunun dışındaki yeni tedavi yaklaşımlarına kapılarını kapatmaları yatmaktadır. İnsanoğlu her çağda bilmediğine düşman olmayı başarmıştır. Lakin buradaki ikilem, mesleki olarak yoğun bir eğitimden geçen ve sonrasında güncel kalabilmek için sürekli araştırma yapmak zorunda kalan meslektaşlarımızın basmakalıp ve çözümsüz yaklaşımların kısırdöngüsünde debelenip durmasıdır.

Netice olarak bütüncül tıp, hastalıkların yalnızca fiziki bedende ortaya çıkan belirtilerle sınırlı olmadığı tezine dayanır. Daha da ileri gitmek gerekirse, HASTALIK EVVELA İNSANIN DUYGU VE DÜŞÜNCELERİNDE MEYDANA GELİR. Haliyle de insanı yalnızca fizik bedenden ibaret kabul ederek hareket eden ‘modern tıp’, ruh ve bedenin ayrılmaz bir bütün olduğu insanoğluna çare olmakta sınıfta kalmıştır! Derdinin dermanını modern tıpta bulamayan insan, böylelikle alternatif arayışlar içine girmiştir.

Daha evvel de değindiğimiz gibi, hastalıklar önce enerjisel boyutta ortaya çıkmaktadır. Biraz daha açmak gerekirse, bireyin düşünce, duygu ve ahlaki boyutunda ortaya çıkan eksiklikleri bir şekilde fiziksel bedende görünür hale gelir ve sayısız anormal belirti ve yakınma olarak kendini gösterir. Hatta belli bulguların bir araya geldiği durumları farklı isimlerdeki hastalıklar olarak adlandırırız.

Hasta, hem kendisiyle hem de içinde bulunduğu çevreyle, hatta evrenle bile bir bütündür. Bu konuda hemfikiriz… İNSAN, ÜSTÜN OLARAK YARATILMASI DOLAYISIYLA ÖZÜNDE KENDİSİNE YAŞAMI BOYUNCA GEREKLİ OLACAK BİLGİLERLE DONANMIŞ OLARAK DÜNYAYA GELMİŞTİR. İnsanın kendini iyileştirme ve düzeltme gücü, doğasında bulunmaktadır. Burada hekime düşen esas görev, hastanın bu şifa gücünü keşfetmesine yardımcı olmaktır.

Buradan çıkarımla, ‘şifa bulma’ öncelikle içimizde başlayan ve dışarıdan fiziki bedene yapılacak uygulamalarla da desteklenmesi gereken bir süreçtir. Elbette her şeyden önce mevcut sorunun gerçek nedeninin anlaşılması gerekmektedir. Bu noktada hekime düşen ilk görev hastayı bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirirken mevcut sorunların bedensel, duygusal, zihinsel ve ruhsal kökenini çözümlemeye çalışmaktır.

Şifa, yalnızca gerçek nedenin içinden doğacaktır!

Bütün bunların ardından tedavi sürecinde hastaya zarar vermemek en temel ilkedir. Bu süreçte hastaya en az zararı verdiğini bildiğimiz, etkileri klinik olarak gözlenmiş, bilimsel çalışmalarla da desteklenmiş modern ya da kadim reçetelerden faydalanarak hastalığın asıl nedenine ve belirtilerine yönelik tedaviler bir arada kullanılmalıdır. Düzenli görüşmelerle hastanın, hastalık ve tedavi süreçleri ile ilgili gerekli eğitimi ve iyileşme sürecine dair sorumluluğu alması da bütüncül tıp uygulamalarının ana ilkelerindendir. Bu haliyle bütüncül tıp, ana akım tıbba bir ‘alternatif’ olmaktan çok onu doğuran, hatta binlerce yıllık atası kabul edilmesi gereken kadim bir şifai uygulamalar bütünü olarak görülmelidir.

Tıbbın pek çok uygulama alanında ve diğer bilim dallarında da artan düzeylerde bütüncül yaklaşım çabaları gözlemlemekteyiz. Zira pozitivizmin parçacı ve indirgemeci yaklaşımları herhangi bir alanda derinleşmenin önüne geçmektedir. Örnek vermek gerekirse, evren ve uzayla ilgili ‘holografik evren’ düşüncesi oldukça yaygın bir şekilde kabul görmektedir. Bu evren modelinde iç içe geçmiş katmanların varlığı söz konusudur. Evreni ve insanı birbirinden ayrı değerlendirmemiz mümkün değildir ve bu boyuttan bakıldığında, insan küçük bir âlemdir. Yani evrenimiz ‘makrokozmos’ ise, insan da ‘mikrokozmos’tur. İNSAN BU HALİYLE EVRENİN KÜÇÜLTÜLMÜŞ HALİDİR VE DOLAYISIYLA ÂLEMİN ÖZÜ VE YARATILIŞ SERÜVENİNİN NİHAİ MAKSADIDIR. İnsana zarar vermek, bütüne zarar vermektir!

İnsanı doğanın/evrenin özü, yani kendisi olarak tanımladığımız bu noktada, insan doğadan koptuğu ölçüde kendi özünden de uzaklaştığı için, çılgın bir tüketme arzusu ile bedenen ve ruhen hızlı bir şekilde yozlaşıyor.

Âlemde var olan her şey insanın kendini bilmesi ve varoluş maksadını keşfetmesi amacına hizmet etmektedir. Zira her şeyiyle vâkıf olamadığımız bir şeyi değiştirmemiz de mümkün olmayacaktır. Bu süreçte kendimize ait bilgimiz ne kadar derinse, neyin bizi hasta edebileceğini, hastalığın nerede ve ne zaman başladığını vakit geçirmeden sezebilir ve sorunların bütünümüze sirayet etmesinin önüne geçebiliriz.

Sağlık, en kestirme şekilde, ruhen ve bedenen kendini iyi hissetme hali olarak tanımlanabilir. İşe öncelikle kendimizi yaşadığımız çevre ve âlemle bir bütün, hatta onun özü olarak görmekle, yani bakış açımızı değiştirerek başlamalıyız. Bunun için de önce niyet etmeliyiz!

Kendimizde yapacağımız küçük değişimlerin evrensel boyutta büyük yansımaları olacaktır. Tıpkı küçük bir kartopunun hareket ederek büyük bir çığ ile sonuçlanması gibi…