Yazılar

Kılavuzumuz ‘Karga’ Olmasın: Modern Beslenme Kılavuzlarından Uzak Durun!


Modern yaşam biçimi ile hız ve haz konusunda hep daha fazlasını arzulayan insanoğlunun yeme alışkanlıkları da değişti. Ailece birlikte yemek yenilen sofralar yerini fast-food türü yiyeceklere, dondurulmuş mezelere, işlenmiş atıştırmalıklara ve bir düğmeye basarak sipariş verilebilen yemeklere bıraktı.

Beslenme piramidini sanırım aramızda duymayan yoktur. Daha ilkokul sıralarında tazecik beyinlerimize göz alıcı renkli şemalarla kazınmıştı... 1970’lerin sonlarında hazırlanan bu piramit insanlar için en doğru ve en uygun beslenme modeli olarak öne sürüldü, sağlıklı ve uzun yaşamanın şartı olarak daha fazla karbonhidrat (şeker) ve tahıl tüketimini salık verirken, yağ alımını neredeyse sağlıklı yaşamla bağdaşmayacak düzeylerde düşük tutmayı vurguluyordu. Yani gözümüzün feri, sinir sistemimizin hammaddesi yağlar piramidin üzerine konarak neredeyse yok sayılıyordu.

GÜNÜMÜZ HASTALIKLARININ TEMELİ, ÜZÜLEREK SÖYLEMELİYİM Kİ, BU BESLENME KILAVUZLARI VE BUNLARA PARALEL OLARAK HIZLA DÖNÜŞEN GIDA ENDÜSTRİSİ İLE ATILMIŞ OLDU. Besin ihtiyaçlarında kişiler arası görülebilecek değişiklikleri pek de önemsemeyen, oldukça basit olan bu piramit insanları tek tip bir beslenme şekline mahkûm ediyordu. Herkes için en uygun beslenme şeklinin bu olduğu, garip bir şekilde yağ içeriğinin oldukça düşük, karbonhidrat oranının ise oransal olarak çok fazla olmasının gerektiği her platformda vurgulanıyordu. Hatta kalp damar hastalıklarından korunmak için neredeyse tamamen yağsız ürünler market raflarında yerini alırken bu bildiğimiz bütün doğruları yerle bir eden gelişmeleri hiç de yadırgamıyorduk. İmkânlar dahilinde hepimiz bu trendlerin peşinden az koşmadık.

BÜTÜN BUNLARDAN ÇIKARILACAK SONUÇ, SON YÜZYILDA KÜRESEL BOYUTTA SUNULAN BESLENME MODELLERİNİN SAĞLIKLI YAŞAMAK DIŞINDA BAMBAŞKA AMAÇLARA HİZMET ETTİĞİDİR. Kaldı ki beslenme söz konusu olduğunda dünyadaki birey sayısı kadar farklılığın olması göz ardı edilemez bir gerçektir. Keza tıp fakültesinde hastalıklara yaklaşımda öğretilen en önemli ilke, ‘hastalık yoktur, hasta vardır’ iken, her bireyin müstesna olduğu bu âlemde insana dayatılan bu tekdüze yaşam sorgulanmayı gerektirmektedir.

Peki, piramidin en tepesine itilerek neredeyse diyetimizden çıkarılmak istenen yağların suçu neydi sizce? Bu ‘yağ korkusu’ nasıl oluşturuldu?

Yağlar hakkında bugüne değin bize anlatılanların yalan olduğuna inanmak size biraz zor gelebilir. Kardiyolog meslektaşım Dr. Özcan Yücel, yağ korkusunun oluştuğu süreci gayet güzel dile getirmiştir.

Öyleyse gelin birlikte 1950’li yıllara gidelim birlikte... O dönem ABD’de görülen en sık ölüm nedeni ‘kalp krizi’, yani koroner arter hastalığı... Devlet başkanı Eisenhower 1950 yılında bir kalp krizi geçirdikten sonra bilim adamları çalışmalarını bir anda bu alana yoğunlaştırır. 1961'de Time dergisi, “Doymuş yağların damarlarımızı tıkayıp kalp hastalığı yaptığı” iddiasına kapağında yer vermiştir. Araştırmayı yayınlayan Ancel Keys’in adı, yaptığı ve birazdan vereceğimiz detaylarla çürütülecek bu manipülasyon ile tarihe kara bir leke olarak geçmiştir.

İleri sürdüğü tez şu: Kalp hastalıklarının nedeni beslenme yoluyla alınan ‘fazla yağ’a bağlıdır. Bu hikâye oldukça uzun, lakin burada vurgulamak istediğim şey, yağ tüketiminde bugün körü körüne öğretilere ve dayatılanlara bağlı olduğumuz ve modern tıp bilimi ismini verdiğimiz silahın bu durumu nasıl acımasızca kullandığıdır.

Bu çalışmanın yayımlanmış olduğu yarım asırlık bir dönemde düşük yağlı beslenme diyetlerin piri kabul edildi ve yağlı yiyenler, yağlı yemek yapanlar çeşitli argümanlarla küçük düşürüldü. Ardından sıfır yağlı ürünlerin market raflarında yer almasıyla ve formda kalma kaygısıyla ‘light’ ürünsüz yapamayan, bu ürünleri tükettikçe mental ve duygusal durumu bozulan insanların sayısı hızla çoğalmaya başladı. ‘Kalp dostu’ ürün etiketiyle satılan ürünleri hiç sorgulamadan satın almaya başladık.

Oysa kolesterolden zengin diye düşmanlar listesine alınan yumurtanın bile, içerdiği ‘kolin’ itibarıyla beynimizin biricik dostu olduğunu yıllar sonra öğrendik. Kılavuz olarak gösterilen bilimin bize servis ettiklerini yegâne hakikat olarak görmememiz gerektiğini anlamak zaman aldı.

SAĞLIKLI BİR BEDENE VE ZİHNE SAHİP OLMANIN BELKİ DE KADİM BİR SIRRI OLAN SAĞLIKLI YAĞLARLA BESLENME GERÇEĞİ GÜNÜMÜZ ANA AKIM TIBBININ ELİNDE OYUNCAK OLMUŞTU. Bilim ne derse o yoldan şaşmayan, düşünceleri demir parmaklıklar arkasında kalan pek çok hekim de kanaatimce halen derin bir uykudadır.

BİLİMİN YOLU DAİMA HAKİKATE ÇIKMAZ, HAKİKATE GİDEN TEK YOL DA BİLİM DEĞİLDİR!

Anadolu’da asırlardır şifa niyetine her derde deva diye tüketilen paha biçilmez bir temel gıda maddesi olan tereyağı, bir anda ikinci sınıf gıda muamelesi görmeye başladı. Uzun yıllar boyunca medyanın da işbirliğiyle tereyağı tüketimine karşı toplumsal bir korku yaratıldı. Akabinde de tereyağının tahtına, mahiyetine henüz vâkıf olduğumuz ‘hidrojenize nebati yağlar’ oturtuldu, bunlar ‘bitkisel’ ve kalp dostu olduğu propagandalarıyla pazarlandı, köylümüze tenekelerle margarin satıldı. Büyüklerimiz de bizi fırından çıkmış sıcak ekmeklerin üzerine margarin sürüp sokağa az göndermedi mi?

Feraseti yüksek Anadolu insanı ise köyünde tereyağını yapıp yemeye devam etti.

Yıl 2014... 53 yıl sonra Time dergisi sağlığa yeni bir yön veren bir kapakla gündem oldu. ‘Bilim’, yarım asırdır karalanan yağların artık bol bol tüketilmesini salık veriyordu. Bilim insanları doymuş yağlar konusunda yanılmıştı, belki de yanıltılmıştı…

Endüstrileşen tıp uygulamaları koca bir nesli öyle veya böyle yok etti. Az yağlı, bol tahıllı ve karbonhidratlı diyetlerin ateşli savunucusu olan meslektaşlarımız iyileşmeyen hastalıklardan, hastaları sorumlu tuttular.

Ya hastalar reçetelere ‘uyuyor’du ya da bu hastalıklara genetik olarak ‘eğilimli’ydiler. Bir türlü iyileşmeyen kronik hastalıkların faturası yine hastalara kesildi. Tıpta ve bilimde kusur olmazdı, olamazdı!

Tıp doktorları hastaların ne yediğinden ve nasıl bir çevrede yaşadığından ziyade farklı reçeteler üzerinden ilaç tedavileri uygular hale geldiler.

Geçen gün gelen bir hastam anlatıyordu… Köpeğinin tüyleri dökülüyormuş. Onu veterinere götürdüğünde sorduğu ilk soru, “Onu ne ile besliyorsunuz?” olmuş. Ne güzel bir soru!

İlginç bir şekilde, aynı hastam o hafta şiddetli mide ve bağırsak yakınmaları ile doktora gitmek zorunda kaldığında, inanmak güç ama doktor kendisine beslenme düzenini, ne yediğini veya içtiğini sormadan bir ilaç verip geri göndermiş. Ancak hastam doktorun önerdiği ilacı kullanmak yerine veterinerin tavsiyesine uyarak -köpeği ile birlikte- beslenme düzenini değiştirmiş. Çok geçmeden de rahatsızlıklarından kurtulmuş ve ilaca ihtiyacı olmadığını anlamış.

Madem bu hastalıklar tedavi olmuyordu, öyleyse belirtileri hafifleten ilaçlarla hiç olmazsa hasta da hekim de avunabilirdi... Bu kısırdöngü hastayı ve hekimi öğrenilmiş bir çaresizliğe ve bıkkınlığa sürükledi. Hastaların tıp sistemine değil ama hekime güveni çok büyük yara aldı.

Bu hengâme içinde hastalıkların bir kök nedeni ve beslenmenin de aslında tedavinin en önemli unsuru olabileceğine hiçbirimiz ihtimal vermiyorduk. Doğal olarak hızla artan hasta sayısına hekimin zamanı ve enerjisi yetemez oldu. Hızlı ve basit reçeteler ile aslında küçücük sağlık sorunlarını kendi ellerimizle devleştirdik.