Yazılar

Yaşamak İçin mi ‘Yiyoruz’?


Sabah kahvaltısı, öğle yemeği ve akşam yemeği… Günde üç öğün, yani üç kez yemek ritüeli. Yalnızca bu kadar mı? Öğleden önce küçük bir atıştırma, ikindi vaktinde çayın yanında bir şeyler yemek ve akşam yemeği sonrası meyve ve tatlılar ile yatıncaya kadar sürecek olan atıştırma alışkanlıkları...

Ne zamandan beri bu şekilde beslenir olduk?

Türklerde eski kayıtlara bakıldığında iki öğün yemek yenmekte idi. İlerleyen zamanlarda kahvenin Anadolu’ya gelmesiyle kahve öncesinde hafif bir şeyler atıştırma ihtiyacı ile birlikte kahvaltının doğduğu bilinmektedir. Batı’daki Sanayi Devrimi ile birlikte çalışma saatlerinin uzaması sonucu erken saatlerde çalışmaya başlayan bireylerde verimliliği artırmak amacıyla kahvaltı, öğlen yemeği ve mesai çıkışı da akşam yemeği olmak üzere 3 öğün yenmeye başlanmıştır. Tanzimat sonrası Batı’ya uyum sağlama gayretiyle ülkemizde de 3 öğüne geçilmiştir.

Zamanla değişen gıda ve ilaç endüstrisi ile çeşitli beslenme, diyet ve formda kalma trendleri sonucu öğün sayıları giderek arttı ve aç olmasak dahi, bütün gün bir şeyler yemek zorunda hissetmeye başladık.

Halbuki yemek, bedenin yaşamsal ihtiyaçlarını giderecek miktarda ve mutlaka ihtiyaç duyulan zamanda yenmelidir. Çok eski çağlardan bu yana da yemek belli bir gayretin ve emeğin sonucunda elde edilmiştir. Bütün gününü ihtiyacı olmadığı halde ne yiyeceğini düşünerek geçiren bizler yeme ritüelleri üzerine kurguladığımız hayatlarımızı ne kadar anlamdan yoksun bıraktık... Hayat gibi en kıymetli hazinemizi salt yemek ile anlamlandırmak onu değersizleştirmek değil de nedir?

Şimdi yemenin geçmişine kısa bir yolculuk yapalım…

Avcı toplayıcı dönemde ‘yemek’ denilen şey beslenme ihtiyacı ile hasıl olan avlanmanın sonucunda ortaya çıkan bir ödül, hatta av büyükse bir ‘şölen’ idi. Bu durumda, doyan insan tekrar avlanma ihtiyacı duymuyordu. Öğüne dayalı zorunlu bir beslenme alışkanlığı yoktu. Günümüz insanının kahvaltı bitmeden öğlen yemeğini, öğlen tıka basa doyduktan sonra akşam ne yiyeceğini düşündüğü, buna bütün zihinsel enerjisini sarf ettiği durum ilkel varsaydığımız dönemlerde bile görülmüyordu! İnsanlığın 300.000 yıllık geçmişinde yemeğe yüklenen anlam buydu. Bedensel yaşamın devamlılığının sağlanmasının yolu ve hatta belki de ulaşmak için türlü çilelere göğüs gerdikleri kutsal bir amaçtı… Bu nedenle de hızlı tüketim çağına adım atana dek bizim için yemek, aş, taam, ekmek gibi kavramlar kutsaldı. Bu kitabı eline alanlar düşen ekmeği yerden büyük bir saygıyla alıp, öpüp alnımıza koyduktan sonra yüksek bir yere koyduğumuz günleri çok iyi hatırlayacaklardır.

Bu nedenledir ki, eski dönemlerde yaşamış atalarımız yaşamlarını özünden ayrılmış biz günümüz insanı gibi beslenme teması üzerine kuracak kadar manadan uzak değillerdi. Ancak, modern yaşamdaki tüketim odaklı bireyler, eski çağlarda yaşamış atalarını ilkel görmeye başlamıştır.

Yine 5000 yıl önce yerleşik hayata geçen büyük büyük dedelerimiz gıdaya daha kolay ulaşabilmek ve en azından bu uğurda canlarından olmamak için avlanmak yerine ekip biçmeye başladılar... Kıtlık dönemleri hariç yiyeceğe ulaşmak artık o kadar da zor olmuyordu.

Beslenme kültüründen bahsederken, Roma medeniyetinin bu tarihsel evrim sürecinde hatırı sayılır bir yeri bulunmaktadır. Roma, bugünkü Batı medeniyetinin tohumlarının atıldığı yerdir. Romalılar zamanında hem ticaret, sanat, hukuk, mimari anlamda hem de toplumsal ve ahlaki anlamda büyük değişimler yaşandı. Bütün bunların yanında elbette sosyal yaşamın temeli sayılan beslenme alışkanlıkları da değişime uğradı. Denizaşırı coğrafyalara yayılarak sömürü sistemiyle çok büyük bir sermayeye ulaşma anlayışının bugün de varlığını sürdürdüğünü görmek hiç de zor değil.

Romalılar, yatarak yemeyi çok severlermiş. Varlıklı Romalıların en önemli özellikleri de çok obur olmalarıymış. Hatta daha çok yemek için kusarlarmış. Öyle ki, daha çok yiyebilmek için kusmayı kolaylaştırıcı metotlar geliştirmişler. Romalılardan kalma tarihi mekânları gezecek olursanız, yemek yenilen mekânların yanında yedikten sonra kusmaları için yapılmış özel taş oyukları gördüğünüzde şaşırabilirsiniz.

Biçim ve isimler değişse de, hayatını haz veren faaliyetler üzerine kurgulayan günümüz insanı artık bir Romalı gibi yaşamaktadır.

Şimdi bu noktada biraz durup düşünelim...

AÇ OLDUĞUMUZ İÇİN Mİ, YOKSA YEMEK ZAMANI GELDİĞİ İÇİN Mİ YİYORUZ? Burada günlük yaşamımızı biyolojik saatimize göre düzenleme gerekliliğiyle karşı karşıyayız. Bedensel faaliyetlerimizi bize dayatılan saatlere göre değil de içinde yaşadığımız evrenle uyumlu çalışan, kusursuz işleyen iç saatimize göre ayarlamalıyız. Bu sebeple tekrar vurgulamakta fayda var ki, kendimize çok daha yakından bakmalıyız. İçinizden gelen sinyalleri dinlemeyi öğrendiğinizde şu an mücadelesini verdiğiniz pek çok problemden kolayca kurtulabileceğinizi göreceksiniz.

YEMEK İÇİN OTURDUĞUNUZDA ÖNCE GERÇEKTEN AÇ OLUP OLMADIĞINIZI KENDİNİZE HİÇ SORDUNUZ MU?

Buraya kadar öğrendiklerimizle hepinizin doğru cevabı bulacağından eminim.

ÖĞÜN VAKTİ GELDİ DİYE DEĞİL, EĞER AÇSAK YEMEK YEMELİYİZ.

Zira beslenme, diyet, formda kalma ve sağlıklı yaşama uğruna katlandığımız fedakârlıkları düşündüğümüzde, açlıktan daha ucuz, daha zahmetsiz ve daha kıymetli bir hediye neredeyse yok gibi… Sağlık, gıda ve ilaç endüstrisinin uzun ve sağlıklı yaşam ve yaşlanma karşıtı gibi sloganlar ile yarattıkları devasa pazara neredeyse bütün zihinsel enerjimizi ve cebimizi boşalttık.