Yazılar

Multipl Skleroz


Multipl skleroz, daha önce değindiğimiz nörodejeneratif hastalıklar sınıfına girmekle beraber bağışıklık sisteminin bozulmasıyla ortaya çıkan bir hastalıktır. Beyin ve omurilikteki nöronların myelin kılıfının enflamasyonu ve hasarı ile karakterize, ilerleyici otoimmün bir bozukluktur.

Hastalar santral sinir sistemini ilgilendiren pek çok belirti ve yakınmadan şikâyet ederler. Bunlar ağrı, dengesizlik, hareketin bozulması, görmede azalma, bilişsel becerilerin kaybı gibi hastalığın merkezi sinir sisteminin farklı bölgelerini etkilemesiyle ortaya çıkmaktadır. Genç yaş grubunda görülmesi ve sakatlığa sebep olması nedeniyle yaşam kalitesini ileri düzeyde bozmakta ve iş gücü kaybına yol açmaktadır. Bu bulguların yol açtığı sosyal ve fiziksel kayıplar hastalarda aynı zamanda depresyonun sıklıkla görülmesine neden olmaktadır.

Hastalığa yol açtığı öne sürülen pek çok faktör bulunmaktadır. Ancak sonuçta ortaya çıkan tablo uyarılmış ve dengesini kaybetmiş kendi savunma güçlerimizin sinir sistemine saldırmasıdır.

Multipl sklerozda D vitamini eksikliği ve virüslerden kaynaklanan enfeksiyonlar gibi çevresel etmenler suçlanmıştır. Bu faktörler yalnızca genetik olarak eğilim taşıyan bireylerde bağışıklık sisteminin kendi vücudumuza olan toleransını azaltarak tetikleyici olabilmektedir.

Son zamanlarda yapılan en önemli keşif, diğer pek çok hastalığın da altta yatan en önemli nedenlerden biri olarak gösterilen bağırsak florasında ve bütünlüğündeki bozulmanın yol açtığı zincirleme reaksiyonların yol açtığı uyarılmış ve dengesini kendi kendine saldırma yönünde yitirmiş bir bağışıklık sistemi sayılabilir.

MS’de son yıllarda yapılan araştırmalar bağırsak mikrobiyotasında ciddi düzeyde bozulmanın yanı sıra bağırsak duvarının da bütünlüğünün bozulduğunu göstermiştir. Bağırsaklarımız, sahip olduğu mikrobiyota ile çevresel etmenlerin vücudumuzu etkileyebilmesi bakımından anahtar bir göreve sahiptir. Sağlıklı işleyen bir bağırsak ve florası diğer bütün sistemlerin düzgün bir şekilde çalışabilmesi için en önemli görevi üstlenmiştir. Mikrobiyotanın görevleri arasında gıdaların sindirimi, emilimi, bağırsak duvarının bütünlüğünün korunması, bağışıklığın geliştirilmesi ve düzenlenmesi ve beyin fizyolojisinin düzenlenmesi sayılabilir. Bunların yanı sıra yağ asidi sentezi, hormon üretimi, nöropeptid-beyin işleyişinde kullanılan protein yapıda kimyasallar, antioksidan bir molekül olan glutatyon üretiminden de sorumludur. Burada bahsi edilenler sağlıklı bir bağırsak florasının bize kattıkları elbette. Bu dengenin bozulması MS, Hashimato tiroiditi, Parkinson hastalığı gibi pek çok otoimmün ve nörodejeneratif hastalığın gelişmesine neden olmaktadır.

Peki, bağırsak florası nasıl bozuluyor?

Önceki bölümlerde sıkça üzerinde durduğumuz gibi başta beslenmenin bozulması gelmektedir. Bağırsaklarımız vücudumuz ve dış çevre ile aramızdaki en önemli temas alanıdır. Cildimiz ve solunum yollarımız da dış dünya ile temas alanımızdır elbette. Sindirim sistemini burada ayrı tutmamın sebebini merak ediyor olabilirsiniz. Daha evvel de değindiğimiz gibi bağırsak dış dünyadan içimize açılan sıvı, katı, toksik içerikli pek çok yabancı sayılabilecek içeriği sindirmek, parçalara ayırmak, emilmesini sağlamak, toksinlerden arındırmak gibi önemli görevler üstlenir. Bunun yanı sıra bağırsak epitelinin hemen altında yerleşmiş bağışıklık hücrelerinden yapılmış bir zırh ile dışarıdan giren yabancı her şey süzgeçten geçirilmektedir tabir yerindeyse.

MS tanılı hastalarda bağırsaklarda kısa zincirli yağ asitlerini üreten bakterilerin sayıca azaldığı dikkat çekmektedir. Bu kısa zincirli yağ asitlerinin başında bütirik asit gelir ki bağışıklık düzenleyici, iltihabı ve tümör gelişimini önleyici etkileri ile bilim dünyasının son yıllarda yoğun ilgisini çekmektedir. Bütirik asit bizim çok kadim bir dostumuz olan tereyağının en önemli bileşenlerinden biridir, İngilizce adını da bütirik asitten almaktadır, ‘butter’. Burada bu bağlantıyı boşuna kurmadığımı hep birlikte göreceğiz.

Yine pek çok otoimmün, dejeneratif hastalıkta olduğu gibi bağırsak geçirgenliğinin çeşitli sebeplerle artmış olması mikrop, toksin ve gıda artıklarının kana sürekli olarak düşük miktarlarda da olsa geçmesine, vücutta artmış bir immüniyete sebep olmaktadır. Aşırı duyarlı hale gelmiş bağışıklık sistemi için ise vücuttaki neredeyse her doku hedef olabilmektedir.