BAĞIRSAKLARIMIZ VE MİKROBİYOTA

BAĞIRSAKLARIMIZ VE MİKROBİYOTA


Ağızdan Anüse Kadar Mikrobiyotanın Seyri

Bugün yapılmakta olan araştırmalar henüz başlangıç aşamasında olsa da önümüzdeki yıllar, mikrobiyotamızın, hastalıklarımızın oluşumunda ne kadar etkili olduğunu ve nelere zemin hazırladığına şahitlik edecektir. O zaman sorulacak olan soru şudur.


Acaba, hastalıklarımızın oluşumunda genetik faktörler yerine, aile mikrobiyotası nın mı belirleyici olduğudur?

Bundan sonra, genetik testler yerini acaba, mikrobiyota araştırmalarına mı bırakacak?


Yapılan çalışmalara bakılacak olursa, gelecek, buradadır. Hepimizin parmak izi kadar ayrıntılı bir kimliği bu mikrobiyotadır. Herkesin ayrı bir kompozisyonu vardır ve aynı ortamda yaşayanlarda yani aynı ailedeki bireylerde, benzer bakteri dağılımı vardır.


Dolayısı ile aynı ailede yaşayan bireylerde benzer hastalıkların ortaya çıkmasında, benzer mikrobiyotaya sahip olmak önemli bir faktördür.  Bugün artık, bağırsak örtüsünün içindeki bu küçük canlıların dağılımındaki farklılıkların, şeker hastalığı, kalb ve damar hastalıkları, obezite ya da karaciğer yağlanmasında etkili olduğu bilinmektedir.


Ağızdan anüse kadar bakterilerin kompozisyonlarında farklılıklar gözlenir. Buralardaki küçük canlılar hem lokal olarak bulunduğu yerin koruyucusudur, hem de genel bağışıklık sisteminin oluşmasında ve gelişmesinde önemli görevler üstlenir.


Ağız boşluğumuzdaki sözkonusu küçük canlıların dağılımı farklılıklar gösterse de, bağırsağımızdaki dağılımla benzerlikler içerir. Ağız boşluğumuzdaki bu küçük canlıların dağılımının bozulmasının, damar sertliği ile ilişkili olduğuna dair kanıtlar vardır. Diş çürükleri ve diş eti iltihaplanmalarından tutun bademcik ameliyatı olanlarda buradaki küçük canlıların doğal yapısı bozulmakta, kalp ve damar hastalıkları bu kişilerde daha sık rastlanmaktadır.


Bağırsağımızın üzerinde, mukus dediğimiz sümükümsü bir tabaka vardır. Buralarda Bakteroides, Bifidobakteriumlar, Streptokokkus, Enterobakterler, Enterokoklar, Laktobasilluslar ve Ruminokokkus’lar mukus tabakasının üzerinde bulunurlar ve gaytanın yapısına katılırlar. Diğer yandan, Klostridium, Laktobasiller ve Enterokokkus’lar ise daha derinlerde yerleşirler.


Yapılan çalışmalar göstermiştir ki, pek çok metabolik olayın gerçekleşmesinde, ayrıca genel ve yerel bağışıklık sisteminde çok önemli görevleri olan bir organ gibi davranmaktadır.


Bağışıklık sistemimizin işlemesinde etkili olan ve yabancı olan maddeleri tanıyıp bunu bağışıklık hafızasına bildiren hücreleri etkilemek suretiyle, hücresel bağışıklık  yanıtını güçlendiriler. Böylece genel, sistemik bağışıklığı arttırırlar. Bunun dışında, lokal olarak bulundukları yerde, bağırsağın dış yüzeyinde bir bariyer oluşturmak suretiyle de etki ederler. Bu yolla enflamatuar bağırsak hastalığının oluşumuna engel olurlar. Yapılan çalışmalar, özellikle allerjik ve otoimmun hastalıkların oluşmasında çok önemli görev üstlendiklerini göstermiştir. Romatoid artrit gibi pek çok otoimmun hastalığın oluşmasındaki süreçlerde doğrudan etkili olması nedeniyle, önümüzdeki günlerde ilgi odağı olmaya adaydır.


Sindirim kanalındaki hücrelerin gelişmesi, olgunlaşması ve işlevselliğinin artmasına doğrudan etki gösterirler. Bağırsaklarımızın ritmik hareketlerini düzenlerler. Ayrıca bağırsaklardaki yeni damar oluşumlarını arttırmak suretiyle, hücre yenilenmesine katkıda bulunurlar.


Lipid metabolizmasındaki kısa zincirli yağ asitlerinin metabolizmasında ve linoleik asitin bağlanmasında ki etkileri ile bağırsak mikrobiyotası, yağ asitlerinin sindiriminde oldukça önemli görevleri yerine getirmektedir.


Besin ya da başka yollarla vücudumuza giren maddelere, ksenobiyotikler diyoruz. Latince  kökenli ksenos yani vücuda yabancı kelimesinden gelen bu terim, birçok organik ve inorganik maddeleri kapsar. Örneğin, İlaçlar, gıda maddelerinin içine katılan katkı maddeleri, böcek öldürücü maddeler, havayı ve suyu kirleten atıklar, tarım ve endüstri kaynaklı kimyasal maddeler ile çeşitli bitki kökenli maddeler, ksenobiyotikler arasında yer almaktadır. Ksenobiyotiklerin başlıca emilim  yerleri mide ve bağırsaklar, akciğer ve deridir. İşte burada, bağırsaklarımızdaki mikrobiyota çok önemli roller üstlenmektedir. İlaçların vücuttan uzaklaştırılmasın da ve ksenobiyotiklerin metabolize edilmesinde etkili oldukları gösterilmiştir.


Sözkonusu mikrobiyotanın en önemli işlevlerinden birisi de kuşkusuz, hormonal sistem üzerine olan etkileridir. Böbrek üstü bezlerden salgılanan çok önemli hormonlarımız vardır. Hipotalamus ve hipofiz arasındaki ilişki burada oldukça önemlidir. Hipotalamustan salgılanan bir hormon hipofizden ACTH denilen başka bir hormonun salınmasına neden olur. Bu hormon doğrudan böbrek üstü bezine bağlı hormonların üretilmesini ve salınmasını sağlar. Burada vücudumuzun strese yönelik verdiği cevapta, mikrobiyotamız, bu karşılıklı etkileşimin düzenlenmesini sağlar ve stresin oluşturduğu etkiyi dengelememize neden olur, yani davranışlarımız üzerinde varlığını hissettirir.


Metabolizmamız üzerine olan etkileri nedeniyle, şeker hastalığı, hipertansiyon, damar sertliği gibi artık günümüzde metabolik sendrom dediğimiz genel bir başlık altına toplanan hastalıklarda doğrudan etkili olduğu bilimsel çalışmalarda gösterilmiştir.


Bununla birlikte, gerek bağışıklık, gerekse iltihaplanma ve hormonal sistemle ilgili etkileri göz önüne alındığında, yalnızca mide bağırsak sistemi değil aynı zaman da pek çok hastalığın oluşmasında etkili olmaktadır. Bu şekilde, hipertansiyondan otizme, şeker hastalığından kansere, derpresyondan panik atağa kadar pek çok hastalıkta bağırsak mikrobiyotamızdan sözetmek mümkündür.


Adı konulmamış bir organ ‘MİKROBİYOTA’

Size şimdi yeni bir organdan sözedeceğim.

Diyebilirsiniz ki, yeni ortaya çıkan bir organ olabilir mi? Elbette yeni oluşmadı, ancak bilim dünyası bu organı yeni keşfetti!

Peki bu organın yeri neresi derseniz, size, bunun içinde yüzdüğümüzü söyleyebilirim.

Bu yeni organın bir adı var mı? Evet, şimdilik biz ona ‘Mikrobiyota’ diyoruz.


Mikrobiyota, son yıllarda en gözde terimlerden biri haline geldi. Aslında daha önce mikroflora sözcüğü tercih edilmekteydi. Ancak ‘flora’ eki daha ziyade bitkiler ile ilgisi olması nedeniyle, ‘biyota’ sözcüğü kullanılmaya başladı. İlk olarak, Nobel Tıp Ödüllü Joshua Lederberg’in bu terimi kullandığını görüyoruz. Kendisi çok sayıda mantar, bakteri ve tek hücrelilerden oluşan, çok hassas, komplex ve süper bir yapıdan sözediyor. Aynı solunum, sinir sistemi, dolaşım ya da sindirim sistemi gibi vücudumuzda yaşayan küçük canlıların oluşturduğu bir sistemi anlatıyor. Varlığı, diğer tüm organlar gibi, hayati öneme sahip. Bilim dünyası da bu yeni organımıza gözünü dikmiş durumda.


Kendisinden organ diye sözediyoruz, zira, organize ve etkileşim içerinde olan bir sistem. Şimdiye kadar ihmal ettiği bu organı tanımaya, anlamaya çalışıyor. Belki de ileride kendisinden en büyük endokrin organ ya da bağışıklık sisteminin en önemli unsuru olarak söz edebileceğiz.


İnsan mikrobiyotasının büyük kısmının, başta mide barsak sistemi olmak üzere deri, idrar yolları, genital sistem ve solunum sisteminde yerleşmiş olduğunu görüyoruz. Pek çok farklı küçük canlının oluşturduğu bir havuzun içerisinde yüzdüğümüzü söyleyebiliriz. Her geçen gün bu organ ile ilgili yeni yayınlar çıkıyor, hiç bilmediğimiz farklı yönleri olduğu ileri sürülüyor. Ancak söylenecek kesin bir şey var ise, o da mikrobiyota konusunda yolun henüz başında olduğumuz.


Mikrobiyotanın, insan üzerindeki sağlık ve hastalıklarla ilişkisini daha iyi anlamak ve geleceğe yönelik yol haritaları belirlemek için İnsan Mikrobiyom Projesi başlatıldı. Amacı ise, birlikte yaşadığımız küçük canlıların hastalıklarla olan bağlantısını ortaya koymak.


Yeni ‘keşfedilen’ bu organımız, ortalama birbuçuk ile iki kilo arasında bir ağırlığa sahip. Birçok organ ve dokularımızda yerleşmiş bulunan bu küçük canlıların sayısı ise yaklaşık 100 trilyon civarında. Bir başka deyişle, vücudumuzdaki bu küçük canlıların sayısı, toplam insan hücrelerimizin sayısından 10 kat fazla. Yani, kısacası, bizim canlı hücrelerimizin onda dokuzu, sözkonusu bu küçük canlılardan oluşuyor. Bunların büyük çoğunluğu bakteriler olmakla birlikte, virüsler ve mantarlar var. Bu küçük arkadaşlarımız, 300 metrekare büyüklüğünde bir yüzey oluşturan bağırsağın yüzeyini koruyucu bir tabaka şeklinde döşerler. Bu anlamda bağırsaklarımızın, bizim kendi evimizden daha geniş ve daha kalabalık olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.


İnsan olarak bizler, üzerinde gezdiğimiz doğanın bir parçasıyız, onun ta kendisiyiz ve İç içe yaşıyoruz. Yeryüzünde yaratıldık, bu nedenle, yeryüzündeki her şeyden etkileniyoruz dolayısı ile onu da etkiliyoruz. Küçük bir alem olan insan, kendini bildiği ölçüde, alemi tanıyor, kendini yücelttiği ölçüde doğayı koruyor, ama aynı zamanda kendini alçalttığı zaman da doğayı tahrip ediyor, yok ediyor, mahvediyor. Bugün içinde yaşadığımız dünyaya baktığımız zaman, ozon tabakasının delindiği, akarsuların denizlerin ve göllerin kirlendiği, canlı çeşitlerinin azaldığı bir dünya görüyoruz.


Peki bu tahribatın yalnızca dünya da olduğunu ve bizimde bundan farklı olarak sağlıklı ve iyi olduğumuzu söyleyebilirmiyiz?


Elbette ki böyle bir şey mümkün değil? Doğa ne kadar tahrip oluyorsa bizler de o kadar tahrip oluyoruz. Modern insan, yalnızca doğayı tahrip etmekle kalmadı, kendi bedenini de, zihnini de duygularını da, ruhunu da tahrip etti, köleleştirdi. Doğaya karşı çatışmacı olan insanoğlu, elbette kendine karşı dost ve barışçı olamazdı. Modernist ve pozitivist bir zeminde kendisini üreten tıp anlayışı, kendi bedeniyle, zihni ve duygularıyla savaştı, çatıştı. Sonuç olarak, herzamankinden daha fazla paranın harcandığı modern tıp, şifayı çoğaltmak yerine hastalıkları çoğalttı. Yeni hastalıklar icat ettiği yetmiyormuş gibi, kanseri, kalb ve damar hastalıklarını, şeker hastalığını ve obeziteyi salgın haline getirdi. Son onar yıllık dönemlere bakılacak olursa, artık on yıl öncesinden neredeyse yüzde yüz artmış şeker hastası, kalb hastası ve kanser hastası var. Biraz istatistiklere baktığımız zaman bunu görmemiz mümkün. Ancak, böyle devam edildiği zaman insanlığı bekleyen daha büyük tehlikeler ve hastalık salgınları var. Şimdi burada, söze başladığımız yere gelelim ve doğanın nasıl parçası, hatta kendisi olduğumuza bir bakalım. Yeryüzünde gezdirdiğimiz bedenimizdeki canlı hücrelerin, yüzde doksanının ‘mikrop’ dediğimiz küçük canlılardan oluşmasını ele alalım. Yani, kısacası, bedenimizin yalnızca yüzde onu, bizim kendi genomumuzu taşıyan hücrelerden oluşuyor. Oysa, yüzde doksanlık kısım, sürekli değişkenlik arzeden ve kişiden kişiye değişen küçük canlıların oluşturduğu bir havuz. Deyim yerindeyse bizlerde bu havuzun içinde yüzüyoruz. Bu öyle bir havuz ki, bizlerin sağlıklı olmamızı temin eden yada hastalanmamıza zemin hazırlayan bir ortam. Derimizden, solunum yollarına, oradan ağız boşluğundan bağırsaklarımıza kadar tüm bedenimizde bu küçük dostlarla birlikte bir yaşam sürüyoruz. Doğayı tahrip eden insanoğlu bu küçük canlılarıda tahrip etti, yok etti. Mikropları öldürmek adı altında, tüm küçük canlıları yok etti. Hiroşima ve Nagazakiye atılan atom bombaları gibi, antibiyotik adı verilen yaşam karşıtı maddelerle, yalnızca hastalık yapıcı olanları değil, yararlı olan küçük canlılarıda yok etti. Tabiattaki dengeyi bozduğu gibi, insandaki dengeyi de bozdu. Artık son yıllarda yapılan araştırmalar, içinde yzdüğümüz mikroplardan oluşan bu havuzdaki tahribatın sadece fizik bedenimizde değil, aynı zamanda zihinsel ve duygusal bedenimizde oldukça önemli bir yere sahip olduklarını gösterdi. Depresyon, ya da otizm, panik atak ya da obsesif bozuklukların sözkonusu mikropların kompozisyonunun bozulmasıyla alakalı olduğu gösterildi. Günümüzde hala bunlarla ilgili çok sayıda çalışma ve araştırmalar sürmektedir. El, vücut, mutfak ve çamaşır temizliğini, tüm mikropları öldürmek adı altında bir ‘hijyen manyaklığına’ döndürülen ev hanımları, hem kendilerine hemde ailelerine büyük zarar vermektedirler. Mikrobiyota adını verdiğimiz bu küçük canlılardan oluşan havuzu, bir bahçeye benzetirsek, buradaki tüm ağaçların ve çiçeklerin yakıldığı yada sökülüp atıldığı ortamda, orada artık yabani otlar biter ve bahçeden eser kalmaz. Orada çiçekler yerine çalılar ve yaban otları biter. Günümüzün mevcut bilgileri, içinde yaşadığımız doğa ile birlikte ‘mikroplarımızın’ ne kadar kıymetli ve önemli olduğunu bizlere gösteriyor. Kısaca bizlere şu öğüdü veriyor; bahçene iyi bak, sula, besinlerini ver, bir kaç yabani ot için bahçeyi ateşe verme! Zira bahçedeki yararlı bitkiler sağlıklı olursa onlar zaten yabani otların üremesine izin vermez.’